P4C - Çocuklarla, Okullarla, Topluluklarla Felsefe

Ütopya ve Distopya: İnsanlığın İki Aynası

Daha iyi bir dünya mümkün mü, yoksa kaybetmekten korktuğumuz şeyleri mi fark ediyoruz?

Bazı sorular vardır; sormak bile bir şey değiştirir.

“Daha iyi bir dünya mümkün mü?” bunlardan biridir.

Bu soruyu çocuklar sorar. Filozoflar sorar. Savaştan çıkmış toplumlar sorar. Bazen de hepimiz sorarız; bir filmden çıkarken, bir haberin ardından ya da sabah kahvaltısında içimize çöken o sessiz ağırlıkla.

Ütopya ve distopya tam da bu sorunun içinden doğmuş iki kavramdır. Biri umudun dili, diğeri uyarının dili gibidir. Ama ikisi de yalnızca geleceği anlatmaz. Aslında bugüne bakar. Gelecek, çoğu zaman yalnızca bir kılıftır.

Mükemmeli Hayal Etmek

Ütopya, kusursuz ya da ideale yakın bir toplumun hayalidir. Fakat bunu söylemek tek başına yeterli değildir. Çünkü her toplumun “kusursuz” tanımı farklıdır.

Antik Yunan’da Platon, filozofların yönettiği bir devletten söz etti. 16. yüzyılda Thomas More, eşit paylaşımın olduğu hayali bir adayı anlattı ve bu kavrama adını verdi: Utopia. Bu sözcük, Yunanca kökenli bir anlam oyunuyla hem “olmayan yer” hem de “iyi yer” çağrışımı taşır.

Bugün birine “ütopya” deseniz, kimi temiz hava düşünür, kimi güvenli sokaklar, kimi çocukların merakla büyüdüğü okullar. Kimi için ütopya savaşsız bir dünya, kimi için adil bir eğitim sistemi, kimi için kimsenin yalnız bırakılmadığı bir toplumdur.

Bu farklılık önemsiz değildir. Çünkü bir toplumun ütopyası, onun neye değer verdiğini gösterir. Aynı zamanda neyi yeterince güzel, yeterince adil ya da yeterince insanca bulmadığını da gösterir.

Şöyle bir yer düşünün: Kimsenin evsiz olmadığı, her çocuğun merakının beslendiği, insanların anlaşamadıklarında birbirini susturmak yerine dinlediği bir dünya. Teknoloji var ama insanı bağımlı kılmıyor. Doğa korunuyor. Başarı yalnızca yarışmakla değil, birlikte gelişmekle de ölçülüyor.

Bu tasvirde size en çok hangi şey eksik geliyor?

Belki güven. Belki adalet. Belki özgürlük. Belki huzur.

İşte o eksiklik, aslında sizin değerlerinizi anlatır.

Uyarının Dili: Distopya

Distopya ise tersini gösterir. Korkutucu, baskıcı, adaletsiz ya da insanın özgürlüğünü zedeleyen toplum tasarılarını anlatır. Fakat dikkat çekici olan şudur: Distopyalarda genellikle bir düzen vardır. Hatta bazen oldukça işlevsel görünen bir düzen.

Sorun, düzenin varlığı değildir. Sorun, bu düzenin içinde insanın nerede durduğudur.

George Orwell’ın 1984 romanında devlet her şeyi bilir. Ama bu bilgi koruma için değil, kontrol içindir. Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya romanında insanlar mutlu görünür. Ne var ki bu mutluluk, gerçek tercihlerden değil, tasarlanmış koşullanmalardan gelir.

Biri açık baskıyı gösterir. Diğeri konforun içindeki boşluğu.

Peki çağımızın distopyası nasıl görünür?

Belki her adımınızın görünmez sistemler tarafından puanlandığı bir dünya gibidir. Belki çocukların merakının, sistemin beklentilerine göre şekillendirildiği sınıflarda saklıdır. Belki herkesin konuştuğu ama kimsenin gerçekten duyulmadığı kalabalıklarda belirir.

Bu tasvirlerin hiçbiri bütünüyle hayali değildir. İzlerini çevremizde görmek mümkündür.

Distopyanın işlevi de tam olarak budur: Henüz bütünüyle olmamış ama olabilecek olanı göstermek. Bir uyarı gibi. Bir ayna gibi.

İkisi de Aynı Soruyu Sorar

Burada güzel bir paradoks vardır: Ütopya da distopya da aynı yerden beslenir. İkisi de bugüne bakar. İkisi de bize şunu hatırlatır:

Bu böyle olmak zorunda değil.

Sadece yönleri farklıdır.

Ütopya, “Ne inşa edebiliriz?” diye sorar.
Distopya, “Neyi kaybetmek istemiyoruz?” diye sorar.

Felsefi düşünmenin gücü de burada başlar. Çünkü yalnızca umut etmek yetmez; neyin tehlikede olduğunu da görmek gerekir. Yalnızca korkmak da yetmez; neyin mümkün olabileceğini hayal etmek gerekir.

Sadece ütopyaya bakarsak gerçekliği kaçırabiliriz. Sadece distopyaya bakarsak umudu kaybedebiliriz. Oysa düşünce, çoğu zaman bu ikisinin arasında derinleşir.

Çocuklarla felsefe yaparken bunu sıkça görürüz. Bir katılımcı, “Adil bir dünya nasıl olurdu?” diye sorar. Bu ütopik bir sorudur. Bir diğeri, “Herkes kurallara uysa ama kurallar yanlışsa ne olur?” diye sorar. Bu da distopik bir sezgidir.

İkisi de aynı büyük soruya farklı kapılardan girer:

İnsan nasıl birlikte yaşamalı?

P4C’de amaç, katılımcılara hazır bir “doğru dünya” tarifi vermek değildir. Amaç, düşünme alanı açmaktır. “Nasıl bir dünyada yaşamak isteriz?”, “Bir toplumun adil olması için ne gerekir?”, “Özgürlük ile düzen nerede çatışır?”, “Güvenlik adına her şeyden vazgeçilebilir mi?” gibi sorularla kavramların içine birlikte bakılır.

Çünkü felsefe, yalnızca cevaplarla değil; iyi sorularla da büyür.

Günlük Hayatta Ne Anlama Gelir?

Ütopya ve distopya yalnızca romanlarda, filmlerde ya da felsefe kitaplarında kalmaz. Sınıflarda, aile sofralarında, işyerlerinde, sokaklarda ve dijital dünyada yankılanır.

Herkesin eşit fırsata sahip olduğu bir okul hayal etmek, küçük bir ütopyacılıktır. Bir katılımcının yalnızca not ve başarıya göre sürekli kıyaslandığı bir sistem ise distopik bir örüntü taşır.

Birbirine saygılı bir mahalle, ütopyaya yaklaşır. Güvensiz, yalnız ve sürekli kontrol altında hissettiğimiz bir yaşam ise distopyaya.

Bir sınıfta herkesin söz hakkı bulması, küçük ama değerli bir ütopyadır. Bir sınıfta yalnızca en hızlı, en yüksek sesli ya da en “başarılı” olanların duyulması ise bize düşünmemiz gereken bir şey söyler.

İlginç olan şu ki, ütopya ve distopya çoğu zaman birbirinden tamamen ayrı yerlerde değildir. Bazen aynı okulda, aynı evde, aynı şehirde, hatta aynı insanın içinde yan yana dururlar.

Bir yanımız daha iyi bir dünya ister. Bir yanımız alışılmış düzenin konforuna tutunur. Bir yanımız özgürlük arar. Bir yanımız belirsizlikten korkar.

Bu yüzden ütopya ve distopya, yalnızca toplumların değil, insanın da aynasıdır.

Sonunda Kalırız Bu Soruyla

Dünya ne tamamen ütopyadır ne de tamamen distopya. Çoğu zaman ikisinin arasında bir yerde, yönümüzü tartışarak ilerleriz.

Ama yön önemlidir.

Daha adil mi oluyoruz, yoksa daha baskıcı mı?
Daha meraklı mı büyüyoruz, yoksa daha korkulu mu?
Daha çok mu dinliyoruz, yoksa daha hızlı mı yargılıyoruz?
Teknolojiyi insan için mi kullanıyoruz, yoksa insanı teknolojiye mi uyduruyoruz?

Bu soruları sormak naif değildir. Tam tersine, bu soruları sormayı bırakmak tehlikelidir. Çünkü ütopyalar kendiliğinden gelmez. Distopyalar ise çoğu zaman büyük kötülüklerden değil, küçük dikkat dağınıklıklarından büyür.

Her neslin bu soruyu kendi koşullarıyla yeniden sorması gerekir:

Daha iyi bir dünya mümkün mü?

Belki kesin cevabı hemen bulamayız. Ama zaten felsefe çoğu zaman cevabı aceleyle vermek değil, sorunun içinde biraz daha bilinçli kalabilmektir.

Ve belki de en güzel tarafı şu:

Sormak için filozof olmak gerekmez.

Çünkü her büyük dönüşüm, önce birinin içinden geçen küçük ama ısrarlı bir soruyla başlar.

Ütopya ve Distopya: İnsanlığın İki Aynası
Facebook
Twitter
WhatsApp
Başa dön