P4C - Çocuklarla, Okullarla, Topluluklarla Felsefe

Merakın İnfazı: Zihinler Nasıl İnşa Edilir?

Hayata gözlerini yeni açmış, yaşamda acemi birer canlı olmayı her birimiz deneyimledik. Ulaşabildiğimiz kadar geçmişe dönerek hayatın doğal devinimi süresinde ilk bilgi tohumlarımızın atıldığı zamanları düşünelim. İlk öğrendiklerimiz pek tabii çevremizden edindiklerimiz olacaktır. Önce gözlem ve duyumla biriktirdiğimiz bilgiler pratikte bir işe yaramayacak; kelimeler dilimize, çatallar elimize, bizler de birilerinin etrafına dolanmaktan öte geçemeyecek ve yalnızca deneyimleyeceğizdir. Bu kısma dair pek çok anımız olmamakla beraber belki de en sıfır olduğumuz aşamadaydık; bunca yolu geldiğimizi her yetersizlikte hatırlamak gerektiğini de göz önünde bulundurmak isterim.

Yemek yiyen, yürüyen, dili döndüğünce konuşan biri olduğumuzda ise işler hem bizim hem de çevremiz için değişmeye başlar. Sorular sorarak etrafı yıldıran minik canavarlara dönüşürüz. Yetişkin olduktan sonra bu açıdan bakmaya alıştığımızdan mıdır bilinmez, sorulan soruların temelindeki o felsefi derinliği görmez, bazen de hak edilen cevapları vermeye yeriniriz. Minik Kant’ların, Platon’ların sorularının kıymeti bilinmedi demiyorum. Minik filozofların sorularına sayfalar dolusu kitaplar, tartışmalar yazalım da demiyorum. Sadece şuna dikkat çekmek istiyorum: Sorulan sorular bazen bizim, psikolojinin ve hatta felsefenin yanıt vermeye çalıştığı soruların özünden bir şeyler taşımıyor mu sizce de?

“Ne?” ve “Neden?” Hacimce küçük olsa da nasıl derin, nasıl büyük iki soru! Biri direkt öze yönelmiş, diğeri de sebebe. Öte yandan düşünüldüğünde bunlar bir zihnin ilk ontolojik ve epistemolojik sorularıdır. Büyüdükçe tanımlar zihnimizde yerleştiğinden, yerinden sarsılmasınlar diye aramıza mesafe mi koyduk bilinmez; daha uzun ve karmaşık sorular daha çok ilgimizi çeker hale gelmeye başlar. Bundandır ki “Ne?” sorusu afallatır bizi. Birçoğu çalakalem cevaplanır; leylekler gelir, amcalar kızar ama çocuğun zihninde beklediği o açıklamaya kavuşma tamamlanmaz. Halbuki ne kadar önemlidir cevaplar; bunlarla çocuk kendine kuracağı dünyada soracağı yeni soruları hazırlar. Karşısındakilerin değerlerini, düşüncelerini ve var olduğu dünyayı da böyle tanır çocuk. Kalabalıksa çevre ve her ağızdan başka cevaplar geliyorsa bir de kafalar karışır, sorular çoğalır ki bu iyidir. Soru varsa merak vardır ve fikirler ancak böyle tartışılır.

Diğer türlü ancak maddeyi bilinçli olarak kısıtlıyor oluruz. Bu zincirlemenin başı ve sonu bir döngü gibi aynı amaca hizmet eder. Bilgi arayışı ve merakın sistem dışına yöneldiği an infaz edildiği, bu nedenle tehlike olarak görülüp aşama aşama hayattan sökülüp atıldığı bu dünya tehlikeli bir hal alıyor. Okudukça ve düşündükçe tüyleri ürperten bir senaryo; fakat bu dünyanın tek ihbar mekanizması teleekranlar, mikrofonlar ve çevredeki insanlar değil: zihinleri özel bir görev için inşa edilmiş “minik” casuslar.

Zihinleri sistem tarafından kurumsallaşmış bir şekilde silah olarak tasarlanan çocuklar, ailenin içindeki mikrofon ve teleekranlardan daha masum görünen bir tehlike halini alıyor. Kapatma tuşu olmayan, nerede olduğu belli olmayan bu minik casuslar her an her şeyi gözlemleyen gözler konumundadır. İşte böyle bir dünyada, gerçekliği sorgulamayan ebeveynler tarafından yetiştirilmiş, soru sormayan, merak etmeyen; yalnız sistemin doğrusuna ikna olmuş ve ona hizmet eden, hatta sisteme hizmet etme pahasına ailesinde en ufak şüpheli bir hareket gördüğünde ebeveynlerini infaza götürecek muhbirliği yapan küçük çocuklar… Kulağa acımasız ve gerçek dışı gelen bu kitaptaki Parsons örneği aslında çok derin bir problemi gözler önüne seriyor.

Parsons karakteri Partiye bağlı bir ailenin babası olan ve rüyasında “Kahrolsun Büyük Birader!” diye bağırdığından (ki bu bilinçli bir eylem olmasa da bilinçaltına bağlı bir düşünce suçudur) Partiye sadık olarak yetiştirilmiş minik casus kızı tarafından ihbar edilen “sadık ve aptal” bir karakterdir. Tutuklandığında dahi kızının eylemiyle gurur duyan baba aslında sadıklığından vazgeçmemiştir; sistemin istediği gibi yetişmiş kız çocuğu ise hem infaz edilen hem de infaz eden konumuna yerleşmiştir. Kız, babasının eylemlerinin sebebini ve aralarındaki ailevi bağı sorgulamadan, babasının eyleminin sistemdeki karşılığı suç olduğundan hem sorgulama yetisini hem de babayı infaz etmiştir. Baba ise aynı şekilde kendi merak duygusunu infaz ederek, bir “düşünmeyi düşünme” eyleminde bulunmadan kendini Partiye adamış; üstelik kızının tavrının onu iyi yetiştirmesinin örneği olduğunu savunarak kızının merakını da hiç başlamadan yok etmiştir.

Merakın; ister 1984’teki gibi bilinçli bir şekilde yok edildiği, ister cevaplara hazır olunmadığını düşündüğümüzde yaptığımız gibi geçiştirildiği bir durumda; dogmaya sıkışmış bir zihin çıkar meydana ve bunun sonuçları yine önce bireye sonra da topluma zararlıdır.

Peki, neden çocuklar bu soruları aniden ve yoğun bir şekilde sormaya başlar? Bunun aslında fizyolojik bir temeli var. İlk başta bir kara delik gibi verdiğimizi yutan beyinlerde, prefrontal korteks geliştikçe beyin bilgiyi süzgecinden geçirmek için açıklamaya ihtiyaç duymaya başlıyor. Beynimizde doğru ve yanlıştan öte “ikna ediciliği” merkeze alan bu kısım yaklaşık 25 yaşına kadar sistematik bir şekilde kendi doğrusunu açıklamaların ikna ediciliğine göre filtreliyor. Biyolojik olarak açıklamaya ihtiyaç duyan çocuk eğer tutarlı olarak bir fikre maruz kalıyorsa, bunu doğru kabul edebiliyor, hatta değerler sistemini bunun üzerine oluşturabiliyor. Kültürümüzde bunun uç noktalarda kalacak örneklerine de rastlıyoruz. Hatta batılın yer edinişi de böyle bir süreç sonucudur, kim bilir?

Bizim kültürümüzde hazır olunmayan bilgiyi sansürleme görevi gören bir cevaplandırma sistemi bulunuyor. Öte yandan, bilginin bilinçli bir şekilde işlenerek “yanlışı doğru kılma” olarak yapısallaştığı örneklere de rastlıyoruz. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri distopyalardır. Distopya kelime itibarıyla her ne kadar “olmayan yer” olarak tanımlansa da, olması muhtemel olanı uç hale getirip uzak bir gerçeklikte zihne tekrar sunmak olarak da tanımlanabilir. Birçok edebi türün işlevinde de bu yatar. Gerçeklikten kaçmaya pay bırakarak olası bir gerçekliğin risklerini göz önüne serer distopyalar. En aşina olduğumuz örneklerinden biri de George Orwell’in 1984’üdür ki bugün anlatmak istediğim merakın infazı konusunu katmanlı olarak somutlaştırıyor.

Her eyleminizin teleekranlardan izlendiği, hareketlerinizin ve zihinlerinizin her an şahidi olan bir evrende, kontrolü hiç bırakmadan yaşadığımızı düşünelim. Sürekli bir otokontrol içinde olmak, uyurken bile zihninizi ve yüzünüzü kontrol etmeye çalışmak hiç de kolay olmasa gerek. Üstelik dilinizin ve bilginizin sistematik bir şekilde daraltıldığı, özellikle bu bilgi dezenformasyonunda yer alırken doğru ve yanlışın birbirine girdiği, savunacağınız şeyin tam aksini savunur hale gelene kadar beyninizin ve bedeninizin işkenceye uğradığı bir dünya.

Wittgenstein’a atfedilen meşhur bir söz şöyle der:
Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”
Yine özellikle sistemleştirilmiş bir dilde düşünmenin önünün “olanların en iyisi” şeklinde sınırlandırılması, düşüncenin üretildiği ham alanı daraltır.

Parsons ve kızındaki kadar uç bir örnekte olmasa da sorgulamayan ve anlamlandırmadan komutu yerine getiren bir nesille karşılaşmak gibi bir tehlike her zaman vardır. Burada bize düşen; çocuklara “çünkü öyle”nin ötesine geçen cevaplar vermeye başlamak, hatta yapabiliyorsak sorularla onları düşünme eyleminin bir parçası haline getirerek bilginin didaktik bir şekilde edinilmesini değil, deneyimlenmesini sağlamak olacaktır.

Matthew Lipman’ın kuramsallaştırdığı P4C (Çocuklar İçin Felsefe) uygulamaları işte bu noktada 1984’teki sistemin tam aksi bir noktada duruyor. Çocukların ebeveynlerini ve birbirlerini ihbar etmek üzerine kurulu dünyası, P4C uygulamalarıyla; saygılı ve nazik bir dille, güvenli çerçevede, kişilerin değil fikirlerin üzerinden akıl yürütme yapılacağının bilincinde olarak değişiyor. Soru-cevap etkinliğinin ötesinde; birbirleriyle aynı düşünmeseler de birbirlerini anlamayı ve ortak bir soruşturma topluluğunda yer alarak ortak bir paydada buluşmayı deneyimliyorlar. Edinilen beceriler ise P4C’nin üzerine inşa edildiği dört temel sütunun birer çıktısı haline geliyor: işbirlikçi, özenli, yaratıcı ve eleştirel düşünme.

Tek bir yan etkisi olabilir yalnız, Matthew Lipman’ın da dediği gibi:
“Başladığınızdan daha fazla soru ile bitireceksiniz.”
İşte bu söz merakın infazına karşı en büyük silah olacaktır.

Merakın İnfazı: Zihinler Nasıl İnşa Edilir?
Facebook
Twitter
WhatsApp
Başa dön