P4C - Çocuklarla, Okullarla, Topluluklarla Felsefe

Dijital Kuşatmada Çocuk ve Felsefe

Konuya nereden başlamam gerektiği üzerine uzun uzun düşündüm. İçinde bulunduğumuz dönemde, yazdıklarımızın okuyucuya ulaşmasını geçtim, birkaç satırdan sonra gerçekten takip edilip edilmediği konusunda bile tereddüt yaşıyoruz. Anlatmak istediğimiz çok şey var lakin günümüz, “haz ve hız çağı” olarak adlandırılan bir devir. Ortaya koyduğumuz her ne varsa, ne kadar büyük bir emekle yoğrulmuş olursa olsun kolaylıkla tüketilebiliyor. Neyin bize sahiden fayda sağlayacağını titizlikle ayıklamak zorunda kaldığımız bir zaman dilimindeyiz. Biz yetişkinler olarak, bu kaosu yeterince yoğun yaşarken, çocukların bu karmaşayı kendi başlarına ayırt etmesini beklemek, ne kadar gerçekçi olur?

Çocuklarımız öyle bir zamanın içine doğdular ki, bilgiye erişmek artık parmaklarının ucunda. İnternetin bir tık uzağında yüzlerce kitap, milyonlarca video… Her şeyin hazır sunulduğu bir düzenin içerisinde, “akıl yürütme” eylemi kendisine nerede yer bulacak? Zihinlerini anlamlandırmak için yormayan bu nesil, gerçek yaşam döngüsü içinde nasıl bağ kuracak?

Odaklanma sürelerinin ne denli kısaldığının hepimiz farkındayız. Dikkatlerini diri tutmak ve onlara bir şeyler aktarabilmek için oyunlar, kartlar, drama etkinlikleri geliştiriyoruz; ancak burada da “üreten” taraf yine bizler oluyoruz. Peki, asıl meselenin ayırdında mıyız? Çocukların zihinsel bir çaba içine girmemeleri, özellikle yapay zekânın hız kazandığı bu dönemde “sorgulamaya duyulan ihtiyacı” dahi fark edememeleri, en büyük riskimiz değil mi?

Bir çocuk dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren çevresini keşfetmeye başlar. Ebeveynlerinin sesleri ve mimikleri dünyayı ilk tanımlama biçimidir. Ardından doğayla tanışır; dokunur, tadına bakar, sıcağı ve soğuğu algılar. Okul yıllarıyla beraber dil yetisi serpilir. Tüm bu evrelerde merak eder; “Bu ne?” diye sorar. Okuma-yazma becerisiyle birlikte hayatına kitaplar dâhil olur. Sayfalar arasında yeni kelimelerle, taze cümlelerle tanışır; zihninde yeni köprüler kurulur ve merakı daha da bilenir.

Fakat madalyonun diğer yüzünde elektronik cihazlar sahneye çıkıyor; tabletler, telefonlar, sosyal medya mecraları… Ne kadar seçici davranırsak davranalım, çocuklar o denli yoğun bir görsel akışa maruz kalırken, bir süre sonra kitap okumak ya da ders çalışmak eski cazibesini yitiriyor. Onlar için anlamsız hale geliyor. Beynin anlık dopamin salgılayan mekanizması daima tetikte. Oysa kitap okumak sabır ister, yazmak emek ister; meyvesini de ancak zamanla verir. Ama bir ödevi bilgisayardan araştırıp çıktı almak yarım saat bile sürmüyor. Hele yapay zekâya özetletmek söz konusuysa; kopyala, yapıştır ve bitti! Peki, bu kolaylığın neticesi ne oluyor? Üzerine düşünmeye gerek kalmayan bilgileri sunmak… Düşünmeye gerek yok; nasılsa bizim yerimize düşünen, özetleyen ve yazan bir sistem var.

Şunu netleştireyim; donanımlı bireylerin teknolojiyi araç olarak kullanmasında, var olan bilgisini bu sistemlerle entegre edip zamandan tasarruf etmesinde bir beis görmüyorum. Ancak hiç muhakeme etmeden, hazır olanı kutsayarak ortaya koymak bambaşka bir durumdur. Bu sistemlerin sunduğu her veri doğru değildir. Altyapısı güçlü olan biri yanlışı fark edebilirken, yeterli birikimi olmayan bir bireyin bu yanlışları ayırt etmesi neredeyse olanaksızdır.

Dijital mecralarla beraber çocuklarımızın, eğitim sistemi içindeki yarışma halini düşünelim. Zihinsel sorgulamanın azaldığı bir dönemde, sürekli olarak test çözmesi, en yüksek puanı alması ve listede en iyi yerlerde olması bekleniyor. Kendi merakının peşinden gitmek yerine sadece önündeki seçenekler arasından ‘doğru olanı’ seçmeye odaklanan bir zihin, kendi gerçekliğini keşfetmeye vakit bulamıyor.  Böylesine bir süreçte çocuklar gelecekte ne olacağına, doğru şekilde karar verebilir mi? Çocuk; ben neyi seviyorum, hangi konuda yetenekliyim, hangi alanda mutlu çalışırım gibi soruların cevabını bulabildiğinde meslek seçimini bilinçli olarak yapabilir. Çevremiz diplomayı eline alınca “Ben aslında bunu istemiyordum” diyenlerle dolu değil mi? Felsefi bakış açısı gelişen çocuklar, erken yaşta kendilerini yargılamadan gözlemleyebilir, hedeflerini kendi iradeleriyle ortaya koyabilirler.

Tüm bu manzaraya baktığımda, çocuklar için “felsefi düşünme alışkanlığı” kazanmanın ne denli hayati olduğunu bir kez daha anlıyorum. Sorgulama becerisini heybesine koyan bir çocuk, araştırma kabiliyetini de yanında taşır. Eleştirel bakabilmek, farklı pencerelerin varlığını idrak etmek; hem bireyin kendisi hem de toplum için dönüştürücü bir güçtür. Bütüncül bir perspektifle bakarsak; bir çocuğa düşünmeyi öğretmek, ona sunulabilecek en değerli armağandır. Çünkü geleceğini şekillendirme iradesini ona hediye etmiş oluruz.

Bu sebeple hem ailelerin hem de eğitimcilerin, düşünme becerilerini besleyecek faaliyet alanlarını artırması gerektiğine inanıyorum. P4C (Çocuklar İçin Felsefe) çalışmaları, felsefi diyalog zeminleri hayatımıza daha çok girmeli. Umarım her birimiz, erken yaşta sorgulamanın değerini kavrarız. Sevdiğim bir yazarın dediği gibi: “Merak ettiğin şeye dönüşürsün.” Merak eden, sorgulayan ve düşüncenin ışığında yürüyen herkesin çoğalması dileğiyle.

Sevgilerimle,

Türkan Beyaz

Felsefeci / Yazar

 

Dijital Kuşatmada Çocuk ve Felsefe

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön